29 Ağustos 2009 Cumartesi

Nöbet 177

Karanlık çöküyor göğe, kulaklarımda özgürlüğün çığlığı, dudaklarımda biteyazmış bozgunun buruk tadı. Zihnime buhranların çocuğu düşünceler dolmuş. Bakışlarım sistemin sislerini deliyor. Yüzüme yakın geleceğin gülümsemesi sinmiş.

Burada cüceler muzaffer, devlere yer yok, fikir benim için bana özel. Paylaşacak mecal, anlatacak kudret yok.

Bir hüzmenin ucundan tuttum, yol alıyorum sisin ardındaki aydınlığa...

Nöbet 167

İçten olacaksın arkadaş, yürekten ta derinden olacak hislerin. Sevgin, hasretin, özlemin içten olacak. Ta derinden. Çektin mi burnunu ciğerin sızlayacak, yüreğin titreyecek. Sabahtan şafağa sinmiş, ayın silik dokusu gibi değil, yağmurda yıkanan toprağın keskin kokusu gibi net olacaksın arkadaş.

Kıymetini yeterince bilemediklerin, kıymetini bilsin diye Allaha yalvaracak, kıymet kelimesinin manasını burada kavrayacaksın. Eşini, dostunu uzaktan tanıyacak, gönlünü iyice bağlayacaksın.

İçten olacaksın arkadaş, duyguların kök salacak. Öyle kasırgayla tufanla yıkılmayacak, sarsılmayacak sevgin, özlemin. Güçlenecek hepten kök verecek.

Müphem karanlığa bakıp sinmeyeceksin arkadaş. Hislerin senin yıldızların. Onlarla süsleyeceksin karanlığı.

İçten olacaksın arkadaş.

Nöbet 154

Mübadeleden kaçan topluluğa, halin vehametini ifade etmenin imkansızlığını kavradıktan sonra , yozlaşmış ve kokuşmuş amaçların ve değerlerin müşahidi olarak, vehimlerinden kaçıp kuleye sığınan bir münzeviyim ben.

Sineklerin tanrısı da arkamda bir yerde bitmeyecek nöbetini tutmakta put misali. Herşey aynı, alışılmış... Aykırı bir ses bir görüntü yok.

Kapalı gözlerimle seyrederken dünayyı, kalın taşların aşiyanı hücre duvarlarım birden pelteleşmeye bşlıyor. Kollarım yavaş yavaş içine dalıyor taştan gardiyanların. İlerlemek mümkün artık ve yakında tüm bunların tamamen yok oplacağını bilmek...

Bozuk bir fındık tanesi gibi ağzımda acı bir tat bırakan yersiz bir mazi olacak bu virane.
Geleceğimi özleyip, mazimi bekliyorum.

8 Ağustos 2009 Cumartesi

Nöbet 141

Başıma gelen onca şeye rağmen umutsuz değilim. Hatta mutlu bile sayılırım.

Bugünkü hayat şiirimin susuzluğunu giderecek kelime yağmurlarını bekliyorum. Burukluğun nesrinde hüzün dokuyan heceler, mutluluğu tasvir etmek için yeniden birleşecekler. Gökyüzündeki tüm siyah katmanları delip geçen bir şimşek misali toprağa ulaşacağım o gün. Ellerimde taşıdığım kelimeden damlalar, şiirleri süsleyecek, çatlamış mısraları sulayarak.

Dikkatli bakınca görmek kolay, ay yine doluyor yavaş yavaş, yine geceye doğuyor. Ben mi kıracağım tabiatın zembereğini... Ben de doğacağım elbet, önce kendi geceme sonra tüm gecelere.

Zifiri karanlığı parçalayan gecelerin lambası gibi, doğacak güneşi muştulayacağım. Önce kendi geceme, sonra tüm gecelere.

Nöbet 137

Beynimin içinde benimle birlikte yaşayan bir dünya misafir var; şu anki benimle. Hepsi benden ... Düşünürler, tartışırlar, savunurlar.

Bazen binlerce mevzu hep birden geçiyor aklımdan. Mesela ayrılacağım gün mutluluğum aşikar, peki geride kalanlarda bir iz bırakacakmıyım ? Buradaki budala girdabının dudaklarında tebessümleşmeme imkan varmı ? Peki mühim mi ? Ufacık bir fark oluşturabilirmiyim bu boş dimağlarda ? Herhangi bir etkim olur mu ? Cehalet ile savaş saçmalık burada sanırım.

Nutku tutulmuş burada aklın. Uçuruma doğru ilerleyen bir kafile. Parçalanmış ibret aynasından arkama bakmam faydasız. Bende kafiledeyim, ikna edemiyorum dönmeye. Her konuda ayrılıkçılar ama uçuruma doğru giden yolda vahdet içerisindeler. Bu toplulukta münzevi olmaya mecburum sanırım. Anlatmalıyım ama beceremiyorum. Sözlerim martavaldan öteye geçmiyor madrabazların zihninde.

Millet, milliyet nedir sorsam yalanların üzerine kurulmuş kavga iskelesindeki çıplak dansçılara. Dinlesem. Bir anlasam, bir anlatsam, bir duysalar, çabalasalar. Hasta bir hayvanın korkularını yansıtan kırık bir ayna gibi bizdeki milli şuur. Bizi bizden korumak için, bizi bize kırdırıyorlar. Kim bunlar ? Bizim biz dediklerimiz...

Burada çektiklerim değil de öğrendiklerim çok acı... anlatılmadan öğretilenler....

28 Temmuz 2009 Salı

Nöbet 131

Gökyüzünün bir ucu kızıla, diğer ucu mora çalıyor bu akşam. Ve arasında binlerce benzer renk raks ediyor çılgınca. Güneş çoktan pes etmiş, yere değer bir hilal var tırmanma çabasında.

Ve enteresan olan bir tek ben farkındayım bu fevkalade panoramanın. Bu bozuk gözlere rağmen, yüreğim net görüyor detayları. İçimden uçmak geliyor, dalmak bu renk cümbüşünün içerisine, doyasıya boyanmak, sonra tutunmak gökyüzündeki parlak kancanın bir ucundan.

O kadar yakınım işte arşa, o kadar uzağım arkamdaki şaklabanlığa. Ama biliyorum arza daha yakınım. Kucağında uyuyacağım son sevgilim o benim.

Bunun da mı bir tek ben farkındayım ? Arkamda ellerinde meşalelerle barut fıçıları üzerinde danseden ahmaklar. Ölçemiyorlar toprağa mesafelerini.

Her zaman yiğitlikten dem vuran zorbalar. Gözleri bağlı, hissiyatsız budalalar.

Nöbet 129

Burası, yeşillere düşmen yeşillerin vatanı. Umuda kurulkan tuzak. Umuda inen perde ve perdeyi yırtmak isteyen hayat müptelalarının trajik tiyatrosu.

Burası, Atatürk ilkelerinin koruyucu meleği, inkılapçılığı şiar edinen, teceddütten uzak kuruluş. Diyalektiğin düşmanı, fikrin yorumun istihsalin karşısında duran yıkılmaz kale.

Modern Türkiyemin ortaçağ şatosu. Yaratıcılığı, birey olmayı, özgürlüğü, insani değerleri yutan bir kara delik.

İnsanların arınmak için içine girmeye zorlandığı, ziftle dolu bir vaftiz havuzu.

Akl-ı selim insana, içtimai mevzuları deşmeyi öğreten, iptidai bir kurum.

Burası kurak iklime yakalanmış susuz benliğimi hapseden, çığlıklarımı gizleyen, duyguyu yutan kara kutu.Yarılan yüreğimin tüm irini içine boşalıyor bu zifiri karanlık kutunun.

Öyle ki her şerden arınmış, tertemiz bir kalple yanaşacağım hürriyet limanına.

22 Temmuz 2009 Çarşamba

Nöbet 124

İzinden döndü yine, insan suretini üstlerine geçirmiş, mendebur zebaniler. Çektirdikleri ızdırabı, hissettiklerinde mutlu oluyorlar. Verdikleri keder onların orgazmı...

O yüzden artık, gülüyorum hepsine. Nasılsa yüzümün dilinden anlamazlar, çizgileri hudut, mimikleri tik sanarlar ya... Ağzımı açmama gerek yok, bunlar için israf edecek sözüm yok. Hasbihal imkansız. Belki bu insanları değiştiririm sanmıştım oysa; konuşabilirim... Ama mefhumlarda yanılmışım yine. İnsan? Konuşmak? İnsanı bulmak zor burada. İnsan mukaddes olandır. İnsan hırlaşmaz, konuşur...

Nöbet 120

Üzerime çöken hayallerimin, umutlarımın enkazından çıkmaya çalışıyorum bugünlerde. Zor olacak biliyorum ama çıkacağım. Sonra o molozları birer birer kazıyıp, yeni umutlarımın yeni hayallerimin temellerini atacağım. Ve çıktığım gün yeni muhitimde başlayacağım yeni hayatıma. İçimde karamsarlık yok, ancak üzüntü mevcut. Günler günü askerde geçmeyen zaman hayıflanıyor, kaderi sorgular buluyorum kendimi. Lakin bu konu ile alakalı bir sözü vuruyor aklımın sahillerine. Cemil Meriç'in bir sözü : " Vakit geçmiyor diye şikayet edilir. Neyin geçmesini istiyoruz? Hayatın. Ve hepimiz ölümden korkuyoruz. Hayatı mümkün kılacak imkanlar var. Okumak bunlardan biri. Kendinden kaçmak olmayan bir cemiyete iltihak etmek."

Evet sonda ölüm var. Onun için hayıflanacağımız zamanı değerlendirmeliyim. Boşa akıtmamalıyım hayatımı. İsraf olmasın dolu dolu yaşanmışlık kalsın her bir anımda. O zaman yanımda götürecek birçok şeyim olacak... Üstelik benim öyle kendimden kaçmaya, olmayan cemiyetlere iltihak etmeye de ihtiyacım yok. Dostlarımı, ailemi düşünüp vaktimi değerlendireceğim. Yepyeni amaçlar inşa edeceğim zihnimin çorak topraklarına.

Yaşamayı tekrar öğreneceğim. Bu bir çöküş değil, bir diriliş. Mücadeleden kaçan, kaybetmeyi hakedendir.

Nöbet 116

Zulme karşı başkaldırı, bir soy sop, din iman, eş dost, vatan millet meselesi değildir. İnsan olma meselesi, mücadelesidir. Adaletin temelinde insan haysitetine saygı yatar. 6 aylık, 15 aylık yahut (X) aylık gelip geçici süreçte davranışlarımızın o an için sana bir yaptırımı olmayabilir. Ancak geri kalan yaşam sürecinde saygı, terbiye, ahlak, adalet gibi, insan haysiyeti ile ve insan olma mefhumu ile alakalı şeylerden uzaklaşmak, kendinden ve sevdiklerinden dolayısıyla hayatın ta kendisinden uzaklaşmak demektir.

Bundan önce çok ezildin dşye senden sonra gelenlere zulmetmek, sana zalim yaftasını yakıştıracaktır. Sana zulmedenlere inat, ezilenlerin yanında olursan işte o zaman haysiyetin, güzel ahlakın kıyılarına vuracaksın. O zaman insan olma mücadelesini kazanmaya başlayacaksın. Bulutlarda dolaşan kavram avcısı olmaya gerek yok. Ahlak, terbiye, saygı, adalet hepsi sensin. Üç kuruşluk menfaat için eğilme. Bana dokunmasın kimseler diye ezenle birlikte yürüme, ezilenin sırtına binme, yoka mazinin anlamı kalmaz.

Haysiyetsizlerin itibarını görsende, haysiyetini yitirme kardeş

10 Temmuz 2009 Cuma

Nöbet 106

Çürümüş sistemleri ödünç almış bu cuntanın, kendilerini herkesten üstün ve imtiyazlı gören bireyleri ile eşit şartlarda boğuşamayacağımız aşikar. Bu ahvalde mecburen habis urları yöneltmeliyiz yarı gelişmiş beyinlerine. Bu elmanın kurdu olmalıyız. Bu hüsnü mübareklerle mücadele ancak bunlara birbirini ısırttırarak oluyor. Kendi kendilerini yemeye başladıklarında, hem seni yemelerine vakit de kalmıyor. Eh bize de bu manzarayı izlemek düşüyor. Sanki hepsinin dışında alakasız gibi. Çakma Berlusconi, yandan yemiş Kaddafi, Sarkozy nin dublörü hep burada. Buyurun Halil İbrahim sofrasına...

Nöbet 91

Özgürlüğüme vurulan demir prangayı törpülüyorum günbegün, inceltiyorum yavaş yavaş. Memleketi yıllarca kemirip biriktirdikleri ile sefa içinde yaşayacağını sanan şuursuz kemirgenleri ardımda bırakıp çıkacağım birgün. Gerçek yaşamımı sürdürürken hayatımdan çoktan çıkmış olacaklar. Ama yine de bir yerlerde benim yurdumu kemiren sürüngenlerin varlığını bilmek ...

Nöbet 83

Yalnız kaldığım her an, uğraşım olmadığı tüm vakitler, çıkacağım gün ve sonrasını hayal ederken yakalayıveriyorum zihnimi. Kış günü buza, kara inat onları delip büyüyen bir çiçek gibi umutları yeşeriyor insanın nöbet zamanlarında. Bağlı olduğu zincirlere, adaletten, hak anlayışından uzak mantaliteye rağmen bu derebeyliğinin zindanındaki karanlığa inat umut etmekten vazgeçmiyor insan. Umut etmek yaşanılır kılıyor mecrayı. Yaşar Kemalin dediği gibi "Hayat umutsuzluktan umut üretmekmiş."

Nöbet 80

Devletin kaynaklarını keyfe keder harcamaya alışmış insanlar, tutsak ettiklerinin zamanlarını da boş yere harcamak için ellerinden geleni yapıyorlar. İnsan ister istemez isyan ediyor ve bu isyan aslında askerliğin en kayda değer faydası.

İnsan isyanla başlar, önce isyandır sonra iman. Zillete zulme uğrayan insan önce kendi içinde haksızlıklara kükremeye başlar, sonra bir şeyleri değiştirmeye çalışır. Hiçbir haksızlığa maruz kalmasaydık eğer, bu sistemin dalkavuğu olmaktan öteye gidebilirmiydik bilmiyorum.

İsyanla başlayan kararlılık ve düşünceye bağlılık imana dönüşür burda ve çıkana kadar bir yandan için için insanı kemiren bir yandan insanı güçlendiren, direnç göstermesini sağlayan mutualist bir kurt gibi benliğimize yapışır...

Nöbet 76

Adeta hiçbir gerçeği görmemeye and içmiş, basiretsiz neferlerle yaşamaya alışığız burada. Kendi menfaatlerinden başka hiçbirşey düşünmeyen garip gafiller onlar. Ancak bu kurum muvazzaf askerini de belli kalıpların içine hapsedip şekillendirmeye çalışıyor ki hakikatlerin sadece bir tarafını görmeye mahkum ediliyorlar.

Oysa yalnız bir tarafını görmek, hiçbir şeyi görmemektir. Bu kötürüm sistem, işte bu şekilde sapla samanı ayıramayan, bireylere dayalı, iş odaklı olması mümkün olmayan bir yapıya sahip.

Bu yüzdendir ki bu kurum içerisinde gebelenen fikirler yoğun sancılı uzun bir süreçten geçtikten sonra sağlıksız ürünler vermeye mecburmuş gibi geliyor bana.

Memeleketin korunmaya elbette ihtiyacı var. Ancak 100 kiloluk insanı korunma amaçlı 300 kilo zırh giymesi ne derece doğru tartışılır... mı ?

Nöbet 75

Bir pazar öğleni, nöbet kulemin içinde, bir göğe bir yere bakan, kaynağı meçhul düşünceler kolleksiyoncusuyum ben. Nadasa bıraktığım zihnimi yanıma alır, sessizce kurulurum düşünce alemine açılan kapının yamacına.
Önce kısa süreliğine yitirdiklerim gelir aklıma. Babamın kırçıllı bıyığı gelir; bazen beni kızdıran gülüşü dolar yüzüme. Annemin güneşte kıstığı gözleri, masmavi bakışı. Ha bir de kızınca sövmesi gelir aklıma.
Kardeşlerim, ykaın akrabalarım, dostlarım, sevdiklerim sırayla aklıma düşer, yüzüme konan hüzünlü bir tebessüme dönüşürler. Sonra çıkınca yapacaklarımı düşünürüm ister istemez. Pazar sabahı yapacağım kahvaltıları, deniz kenarında rüzgarla birlikte yürüyüşümü. Herkesle birlikte iftar açışımı, piknikleri, gezmeleri, halı saha maçlarını, batak partilerini düşünürüm. Hafta sonu gezmelerini, akşam kahvelerini hayal ederim. Bu hayatsızlıktan çıkınca dopdolu bir hayatın beni beklediğini umut ederim. Artık insanlarla yemek yiyip, insanlarla sohbet edebileceğim bir hayat.
Tüm bu düşüncelerimi alır, kolleksiyonuma eklerim. Eklerim ki birgün açıp tekrar bakabileyim...

24 Haziran 2009 Çarşamba

Nöbet 63

Felahiyede bulutlarda benim gibi olmuş anlaşılan, aniden boşalıverdiler. Gözyaşları kalındı, kinleri gerçek. Işıktan kamçılarıyla dövdüler göğü yere dek. Korkudan saklanan güneşe aya inat, parlak çizgilere buladılar taşı toprağı. Hiddetini anlamayanlar için, içten derin bir nara ile gürlediler. Hala uyuyanlar varsa cehalet uykusunda, son bir şans verdi silkinip kendilerine gelsinler diye. Daha da uykusu olana mermer musalla salık verilir.

Nöbet 62

Üşütünce insanın içi ekşir biraz, midesi ezilir. İşte burada insanın tüm vücudu tüm varlığı o ezilmişliği hissediyor, yamuk yumuk bir hal alıyor mütemadiyen. Burada sağol denir, teşekkür edilmez. Burada arz edilir, riza edilmez, istirham dahi edilmez. Diyalogları dilekçe uslübü ile kısıtlı ortamımız ne kadar sıcaktır heyhat tüm vücudu, benliği üşütmemmek elde değil.

Nöbet 59

Askerler vakitlice halimi sorar oldular ya sıkıldığımı ya da derdimi söylediğim her an onların dertlerinin daha büyük olduğunu ispata kalkışıyorlar. Ah bir bilseler benim asıl derdimin kendileri olduğunu, onların dertleri dahil tüm varlıkları benim derdim...

Nöbet 57

Kısa diyorlar bu yola. Bana uzun geliyor ama kısa ise bile azaplı çetrefilli bir yol. Sabah ayazı gibi azıcık içimizi serinleten hafiften üşüten bir şey değil, boran gibi tirtir titreten, donmamak için çaba sarfetmeye zorlayan bir şey. Günde 6 saat nöbet tutup, mıntıka temizliği yapıp, geriye kalan vakitlerini yatarak yahut t.v. seyrederek ya da birbirlerinin analarıyla olan münasebetlerine değinmekle geçiren yurdum uzun dönem askeri, sabah kurye akşam programcı, 6 saat nöbeti olan, mıntıka temizliğine iştirak eden kısa dönemi beğenmez. Komutanları da beğenmez ya onları, sineye çekmektir işimiz. Sevgiye çıkan yolları tıkamaya çalışan, nefret tohumları ekip meyveleri ile yaşayan bu kurumiçerisinde, nasıl bir hapis hayatı yaşamaktaysak; bir gün sivil hayatın varlığını hayal, diğer gün burada yaşadıklarımızı kabus zannediyoruz.

Çünkü burada herkes allameicihan, herkes kral yahut kralcı. Uz. çavuş dediğin sarp tepeleri, astsubay dediğin alçak dağları yaratmış. Çünkü buraya empati uğramamış, çünkü huzur çok uzaklarda, gurbette, ziyarette, gezmekte. Ah telefon sen olmasan, şimdi ne buradaki cuntacı krallar olurdu ne de ben...

Nöbet 53

Akşam hava soğuk. Yalnızlığın kokusu burnumu tıkamış, gözlerimde vuslat buğusu, kulaklarım sessizlikte çınlarken, hatalarımın muhasebesini yapıyorum. Beni buraya hapseden kaderime hak verebilmek için.

Nöbet 46

Bir kuş sesiyle uyandım bugün, çok nostaljik duru bir cıvıltı. Sanki 100 yıl 1000 yıl öncesinden kalmış hafızamı geri getiriyor bana. Siyah parmaklıklı küçük beyaz demir kapının ardına bakıyorum; yol aynı, kule aynı, han aynı ama güneş farklı vuruyor. Yakmadan, şefkatli. Güneşin ışınlarıyla doyasıya yıkanmak isterim. Ama alıp sihirsiz süpürgeyi elime, bugün de başlamalıyım seferime.

Nöbet 42

Yine 30 saati bulan uykusuz çalışma temposunun ardından nöbet kulemdeyim. Böylesine uykusuz kalmak askerliğin sadece bir zorluğu, asıl zorluk dik kafalı, tekamülden eser olmayan askerlerle başa çıkmak. Burada zorluk yaratan durumları değiştirmek maalesef mümkün değil. Zorluklarla başa çıkabilmek için sadece bir yolum kalıyor; oda zorluklara yaklaşımımı değiştirmek. Artık sıkıntı yaratan askerleri yok saymak, sıkıntı yaratan rütbelileri daha az ciddiye almak, yaptığım işler esnasında kendime bir şekilde zaman ayırmak zorundayım.

6 Haziran 2009 Cumartesi

Nöbet 40

Sabahları evrak trafiği içerisinde sıkışıp bir türlü istediğim vakitte çıkamıyorum yola. Mecburen otostopla gitmek zorunda kalıyorum. Her aracına bindiğim şahıs askerlik anılarını anlatıyor bana. 20 yıl önce yapmışta yarbay çok samimi arkadaşıymışta, pancar kaynatıp yerlermişte... Falanmış filanmış... Kendi yalanlarına inanan insanlar her yerde demek ki. Yahut askerlik böyle bir tesir yapıyor insan bünyesine. Askerlik yaparken ya da yaptığını anlatırken bir başkası oluveriyor bazı insanlar, yine hayalleri gerçekleri karışıyor. Hatasız noksansız tastamam görüyor kendini birdenbire - Bir ben mi aciz hissediyorum burada ? - Bir yerde okumuştum kaynağını hatırlamıyorum şimdi; Çeşm-i insâf gibi ârife mîzân olmaz. Kişi noksanını bilmek gibi irfân olmaz. Ne doğru laf etmiş kim demişse....

Nöbet 37

Bir yaz gecesi, serin hava, rüzgar yumuşak... Hani eğer olsaydı saçlarımı okşardı. Tamda herkesin içinde olmak isteyeceği bir akşamda nöbet kulemin başındayım. Gözlerim, sevdiklerimin gözlerine hala değmemiş, sabaha kadar geçireceğim vakit içerisinde yalnız gecenin muhakemesini yapıyorum kendi kendime. Usul usul çiseleyen yağmurun hafifçe söğüt ağacına vuruşu bitince bende döneceğim makinanın bana dost olduğu sahneye. Ve yine başkalarının amaçlarını gerçekleştirmek için çalışacağım bana özgürlüğümü muştulayan güneşin doğuşuna dek.

Nöbet 30

"Same Shit Everyday" Bu cümle aziz bir dostumun n'aber sorusuna cevabıdır. Enteresandır ki askerde olmayanlar da hayatın rutinliğinden muzdarip. Acaba onlar da her sabah 5:15 te kalkıp nevresimini battaniyesini kanlayıp üstüste koyup, yatağı jilet gibi yapıp akabinde sakal traşı olan ve dişlerini fırçalayan, sonra kamuflajını giyip kahvaltı yapıp, 6:15 te mıntıka alanını temizlemeye başlayan, 7:15 gibi silah alıp içtimaya geçen ve her geçen gün öncekinin kopyasını yaşatan bir sisteme mi tabiler ? Hani bir film vardı; adamın biri her sabah uyandığında aynı tarihi yaşıyordu. Sanki o filmi yaşar gibiyiz buralarda. Tek fark herkes aynı günü yaşadığının farkında. Ya da ne bileyim ben, ah ne bileyim ben... Mazhar'dan ne bileyim ben şarkısını dinleyesim geldi...

Nöbet 26

Bizim yerimize kararlar veren insanların bize biçtiği, başkasına ait ama bizim yaşamamız gereken yalan bir hayatın bir kısmı için görev düştü bana. Ömrümün belli süresini bu yalanı yaşamak için harcamak zorundayım. Yalan yaşamlar gibi rüyalar da yalan mı ? Bana ölmeyi emredecekler, ölecek kadar adam mı ? Bana çalış diyenler çalışmaktan anlar mı ? Yapmak için sözümona kutsal işlerini, çekilen çile, sarfedilen çaba, senden başka biri için herhangi bir değer ifade edermi ? Yalan hayatların içerisinde turistik gezide gibiyim. Eğitici ama kesinlikle kültürel olmayan bir gezi...

Nöbet 21

Patika yollardan tepeleri aşarken, bulutlar gölgeleriyle birlikte görünüyordu bugün. Öylesine uçsuz bucaksız bir ufuk vardı yine. Biz ise rutin çalışmalarımıza devam ediyorduk mütemadiyen.

Harman beygiri gibi askerlik, devamlı didinme devamlı çalışma ama tüm uğraşlar sonunda yine aynı kütüğün etrafında dönüyoruz. Komutanlarımız mağrur,askerlerimiz ahmak, aynı gemide hepimiz kendimizi vazgeçilmez sanıyoruz. Oysa mezarlıklar vazgeçilmez insanlarla dolu. İbret alma ve hatalarından birşeyler öğrenme mefhumu; bunu hayvanlar beceriyor. İnsanlar... Askerler...

Nöbet 18

Dersu Uzala filmini hatırladım birden. Daha doğrusu filmin adını hatırladım da kendini bir türlü hatırlayamıyorum. Dostluk temalı bir filmdi sanırsam... Seyretmiş gibiyim , demek ki seyretmemişim. Buraya gelmeden önceki yaşamım hayal gibi geçiyor şimdi zihnimden, öyle ki gerçekler hayal gibi bir de işin içine hayaller umutlar karışıyor. İçinde sıkışıp kaldığım safsatanın camından bakınca, yaşanan olaylar yaşanması planlananlar ve tüm kafada canlananlar, halkaları karışmış bir zincir gibi düğüm olmuş çözülmeyi bekliyor.

23 Mayıs 2009 Cumartesi

Nöbet 15

Asker psikolojisi - ya da sadece benimkisi böyle - gelgitlerle boğuşuyor burda. Bir gün azgın dalgaların arasında boğulacak gibi, diğer gün sakin sularda sırt üstü uzanmış bulutları seyrediyorum. Yine sevdiğim tüm insanları düşünüyorum, ssevmediklerim aklıma dahi gelmiyor. Şizofrenmiyim :) kesin öyleyim bu gülüşten başka anlam çıkmaz....

Nöbet 12

Sosyal statü denen mevzuat tamamen ters işliyor burada. Cemiyette az çok yer edinmiş oturmasını kalkmasını bilen insan, burada en aşağılık insan durumuna düşüyor. Toplulukta osurmayı, geğirmeyi maharet sanan, sağa sola tükürükleriyle caka satan az tüylü lamalar, ortamı bir oyun hamuru gibi şekillendirebileceklerini sanıyorlar. Bu bücürlerin kafasını botumun topuğuna yem eylesem acep altında zerre misali beyin parçası kalır mı?..

Nöbet 11

Kızılırmak'ın üzerinden aştım bugün, patika yollar geçtim. Yeşile bulanmış kırların fırçası, biraz da üstüne buğday sarısı, güneş arkamızda. Fırtınaya doğru virajları döndükçe doğanın büyüsü yerini varılacak hedefin bedbahtlığına bırakıyor. Yine de bir günlüğüne de olsa zinciri uzatılmış köle olmak güzel. Yine tutsak, yine bağlı ama menzili uzun. Nüktedan bir gündü ... 89/1 ler yeni geldiler, inşallah masumiyetleri çamurlanmaz.

Nöbet 9

Bazen aklım karışıyor buralarda, sanki ense kökümden matkapla delmişlerde beynim akıvermiş. Düşüncelerim flulaşıyor, sadece etrafı izliyorum saf gözlerle anlam vermeden, veremeden, vermneye çalışmadan. Yalnızken yaptıklarından da mesuldur insan değil mi, ya da baktıklarından...

Nöbet 7

Kendi menfaatlerini hakikat sanan gafiller bir araya toplanmış yaramadıkları işlerin sohbetini, kaçış sebeplerini konuşurlar peyderpey. Her yapılan iş gafletlerinden bir parça koparacak olsa da, ısrarla sarılırlar gafletlerine, bir tembel hayvanın ağacına sarıldığı gibi.

Nöbet 6

Sabah nöbertlerinde, buradaki cemiyetin en vasıflı bireyleri katılıyor arama, Acur ve Mıcır; buralarda gezinen iki kedi işte. Sevimli cana yakınlar ama onlar dahi çekiniyorlar askerden. Bir süre sonra alıştılar bana, tekmelemem kovalamam, gülerim severim. Sabahları kimseler kalkmamışken onları izlemek keyifli doğrusu. Fonda kuşların cıvıltısı, eh etraf yemyeşil malum. 7 ye doğru bozulur buralar, yine doldurur avluyu basireti bağlı fikir fukarası kuklalar. Ama bugün iyiyim, herşey güzel olacak gibi ... mi ...

Nöbet 4

"Şu askerlik hiç bitmese keşke !!" Böyle söyleyen insanlar varmış. Ne hazin bu cümlenin manasını çözebilmiş değilim. He aslında rastlamadım da bunları söyleyene, rivayet işte. Ancak düşününce ki nöbette yapabildiğiniz yegane şey; askerliğin bitmemesi umut tutulması gibi birşey. Dışarıya çıktığınızda yapacağınızı hayal ettiğiniz binlerce şeyin, umutlarınızın yok olması demek. Böyle birşey olsaydı, Socrates gibi gülerek, savunmayı reddederdim kendimi - ki askeriyede savunma ve elştiri yersizdir -, gülüp geçerek zehirli baldıran şerbetini yudumlardım herhalde 2500 yıl öncesi gibi.

Nöbet 3

Cenab Şahabettin "Yerinde sayanlar yürüyenlerden çok patırtı eder" diyor. İşte asker ocağını özetleyen bir sözdür bu. Kişisel gelişime kapalı, şahsi görevlerini erlere yaptıran yine de en çok sesi çıkan grup var ya; - hani kendilerine uzman diyorlar da uzmanlık alanları belli değil - Tüm yürüyen ya da en azından yürümeye hazır insanların önlerine geçmişler, yerlerinde sayıyorlar. İnsanlar çıkan sese aldanıp şahlanıyorlar sanmasın...

Nöbet 2

Hani elimiz sertleştikçe, nasır tuttukça hem o narin, nazik dokunuşunu hem de dokunduğunu hissetmeyi yavaş yavaş kaybeder ya; İşte öyle nasır koymaya çalışıyor askeriye askerinin hissiyatına. Önce yavaş yavaş yitirmeni istiyor hislerini, sevgiyi, nefreti, mutluluğu, kederi, neşeyi, kini, sonra kalan hislerinin hissizliğini hissedip uğurlamanı istiyor onları şafak gününe kadar. Ama insan en çok sivildeki kini nefreti unutuyor, onları pırpırlara layıkı ile sunabilmek için ...

Nöbet 1

Geri dönüp baktığımda, 29 sene ne çabuk ta geçmiş. Bazen açlıkla sefaletle, bazen bollukla toklukla zenginlikle, bazen savururken bulduğumu, bazen de zamanı... Ama yalnızlık çekmeden, hep yanımda eşimle, dostumla, şuyumla, buyumla. Peki şimdi 20 kişi ile yanyana yatarken çektiğim yalnızlık, kum saatinin kumlarının yukarıya akması nasıl tasavvur edilir. Askerlik işte tarifi zor, tahayyülü dar mevzuat.